BaroKart - BLOG
img

 

img img
HAFTANIN YÜKSEK MAHKEME KARARLARI

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
2017/7087 E.2017/4713 K.

Yargıtay 2. Ceza Dairesi
2016/11908 E.2017/3030 K.

Danıştay 13. Daire Başkanlığı
Esas No : 2017/439
Karar No : 2017/1617

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu
Başvuru Numarası:2015/11798
Karar Tarihi:25.07.2017

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi
2017/7087 E. 2017/4713 K.
Mahkeme : İş Mahkemesi
Konu : Fazla Mesai Ücreti Alacağı

ÖZET: Davacı, fazla mesai ücreti alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacı vekili, davacının davalı şirkette 2000 yılında işe başladığını, askere gittiğini, 2006 yılında işe başladığını, 19/08/2011 tarihinde iş akdine son verildiğini, davacının güvenlik görevlisi olarak çalıştığını, işten çıkarılırken davacının kıdem hakkının ödendiğini, diğer haklarının ödenmediğini, davacının genelde otel lojmanında güvenlik görevlisi olarak çalıştığını, davalının yan yana iki adet oteli olduğunu ve davacının her iki otelde çalıştığını, günlük çalışma süresinin 12 saat olduğunu, davacı ücretinin bir bölümünün bankaya yatırıldığını bir bölümünün elden ödendiğini, davacının son ücretinin asgari geçim indirimi dahil 970,00 TL. civarında olduğunu, fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini ileri sürerek, fazla mesai ücreti alacağını talep etmiştir.

Davalı vekili, davacının askerden sonra 17/03/2007 tarihinde lojman görevlisi olarak çalışmaya başladığını, 01/03/2008 tarihinden itibaren güvenlik görevlisi olarak çalışmaya devam ettiğini, 19/08/2011 tarihinde davacının iş akdinin fesih edildiğini, son net ücretinin 665,00 TL. olduğunu, davacının kıdem, ihbar tazminatları, son çalışma ücreti ile fazla mesai ücretinin 19/08/2011 tarihli ibraname gereği ödendiğini, davacının 14/11/2008 tarihinden önceki dava konusu alacağının zaman aşımına uğradığını, davacının güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başladığı 01/08/2008 tarihinden itibaren genellikle 24:00-08:00 arası çalıştığını imzalı maaş bodroları- ücret belgeleri-haftalık çalışma çizelgelerinde davacının imzasının bulunduğu, bodroların bir kısmında ek kazanç tahakkuku bulunduğunu, davacının hiçbir şekilde fazla mesai alacağı bulunmadığını, davacı tanıklarının davalı aleyhinde davaları bulunduğunu, kural olarak tanık beyanlarına tek başına itibar edilmemesi gerektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacı işçinin fazla çalışma yapıp yapmadığı konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.

Fazla çalışma yaptığını iddia eden işçi bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ücret bordrolarına ilişkin kurallar burada da geçerlidir. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda görünen fazla çalışma alacağının ödendiği varsayılır.

Fazla çalışmanın ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları delil niteliğindedir. Ancak, fazla çalışmanın yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların, tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. İşçinin fiilen yaptığı işin niteliği ve yoğunluğuna göre de fazla çalışma olup olmadığı araştırılmalıdır.

İmzalı ücret bordrolarında fazla çalışma ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından gerçekte daha fazla çalışma yaptığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin fazla çalışma alacağının daha fazla olduğu yönündeki ihtirazi kaydının bulunması halinde, bordroda görünenden daha fazla çalışmanın ispatı her türlü delille yapılabilir. Bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda, işçinin bordroda belirtilenden daha fazla çalışmayı yazılı belge ile kanıtlaması gerekir. İşçiye bordro imzalatılmadığı halde, fazla çalışma ücreti tahakkuklarını da içeren her ay değişik miktarlarda ücret ödemelerinin banka kanalıyla yapılması durumunda, ihtirazi kayıt ileri sürülmemiş olması, ödenenin üzerinde fazla çalışma yapıldığının yazılı delille ispatlanması gerektiği sonucunu doğurmaktadır.

KARAR: İşyerinde üst düzey yönetici konumda çalışan işçi, görev ve sorumluluklarının gerektirdiği ücretinin ödenmesi durumunda, ayrıca fazla çalışma ücretine hak kazanamaz. Bununla birlikte üst düzey yönetici konumunda olan işçiye aynı yerde görev ve talimat veren bir başka yönetici ya da şirket ortağı bulunması halinde, işçinin çalışma gün ve saatlerini kendisinin belirlediğinden söz edilemeyeceğinden, yasal sınırlamaları aşan çalışmalar için fazla çalışma ücreti talep hakkı doğar. O halde üst düzey yönetici bakımından şirketin yöneticisi veya yönetim kurulu üyesi tarafından fazla çalışma yapması yönünde bir talimatın verilip verilmediğinin de araştırılması gerekir. İşyerinde yüksek ücret alarak görev yapan üst düzey yöneticiye işveren tarafından fazla çalışma yapması yönünde açık bir talimat verilmemişse, görevinin gereği gibi yerine getirilmesi noktasında kendisinin belirlediği çalışma saatleri sebebiyle fazla çalışma ücreti talep edemeyeceği kabul edilmelidir.

Satış temsilcilerinin fazla çalışma yapıp yapmadıkları hususu, günlük faaliyet planları ile iş çizelgeleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Satış temsilcileri genelde belli hedeflerin gerçekleşmesine bağlı olarak prim karşılığı çalışmaktadırlar. Prim, çalışanı özendirici ve ödüllendirici bir ücret ödemesi olup işverence işçiye garanti edilmiş bir temel ücretin üzerine belirli bir usule bağlı olarak ödenen ek bir ücrettir. İşverenin istek ve değerlendirmesine bağlı olabileceği gibi, sözleşme gereği olarak da verilebilir. Fazla mesai ise kural olarak 4857 sayılı İş Kanunu’na göre, kanunda yazılı şartlar çerçevesinde, haftalık 45 saati aşan çalışmalardır. İşçi fazla mesai yapsın yapmasın prim ödemesi var ise bu ek ücrete hak kazanır. Ancak ister gezerek, isterse işyerinde çalışsın satış temsilcisi mesaisi artıkça prim alacağı artacağından, bir anlamda yüzde usulü ile çalışması söz konusu olduğundan fazla çalışma ücretinin yüzde usulünde olduğu gibi sadece zamlı kısmının (% 50) hesaplanması gerekir.

İş sözleşmelerinde fazla çalışma ücretinin aylık ücrete dahil olduğu yönünde kurallara sınırlı olarak değer verilmelidir. Dairemiz, 270 saatle sınırlı olarak söz konusu hükümlerin geçerli olduğunu kabul etmektedir.

Günlük çalışma süresinin onbir saati aşamayacağı Kanunda emredici şekilde düzenlendiğine göre, bu süreyi aşan çalışmaların denkleştirmeye tabi tutulamayacağı, zamlı ücret ödemesi veya serbest zaman kullanımının söz konusu olacağı kabul edilmelidir.

Yine işçilerin gece çalışmaları günde yedi buçuk saati geçemez (İş Kanunu, Md. 69/3). Bu durum günlük çalışmanın, dolayısıyla fazla çalışmanın sınırını oluşturur. Gece çalışmaları yönünden, haftalık kırkbeş saat olan yasal çalışma sınırı aşılmamış olsa da günde yedibuçuk saati aşan çalışmalar için fazla çalışma ücreti ödenmelidir. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 23.6.2009 gün 2007/40862 E, 2009/17766 K).

Sağlık Kuralları Bakımından Günde Ancak Yedibuçuk Saat veya Daha Az Çalışılması Gereken İşler Hakkında Yönetmeliğin 4üncü maddesine göre, günde yedibuçuk saat çalışılması gereken işlerde çalışan işçinin, yedibuçuk saati aşan çalışma süreleri ile yedibuçuk saatten az çalışılması gereken işler bakımından Yönetmeliğin 5inci maddesinde sözü edilen günlük çalışma sürelerini aşan çalışmalar, doğrudan fazla çalışma niteliğindedir. Sözü edilen çalışmalarda haftalık kırkbeş saat olan yasal sürenin aşılmamış olmasının önemi yoktur.

Fazla çalışma yönünden diğer bir yasal sınırlama da, İş Kanununun 41inci maddesindeki, fazla çalışma süresinin toplamının bir yılda ikiyüzyetmiş saatten fazla olamayacağı şeklindeki hükümdür. Ancak bu sınırlamaya rağmen işçinin daha fazla çalıştırılması halinde, bu çalışmalarının karşılığı olan fazla mesai ücretinin de ödenmesi gerektiği açıktır. Yasadaki sınırlama esasen işçiyi korumaya yöneliktir (Yargıtay 9.HD. 18.11.2008 gün 2007/32717 E, 2008/31210 K.)

Fazla çalışmanın belirlenmesinde, 4857 sayılı Yasanın 68inci maddesi uyarınca ara dinlenme sürelerinin de dikkate alınması gerekir.

Fazla çalışmaların uzun bir süre için hesaplanması ve miktarın yüksek çıkması halinde Yargıtay’ca son yıllarda taktiri indirim yapılması gerektiği istikrarlı uygulama halini almıştır (Yargıtay 9.HD. 11.2.2010 gün 2008/17722 E, 2010/3192 K; Yargıtay, 9.HD. 18.7.2008 gün 2007/25857 E, 2008/20636 K.). Ancak fazla çalışmanın tanık anlatımları yerine yazılı belgelere ve işveren kayıtlarına dayanması durumunda böyle bir indirime gidilmemektedir. Yapılacak indirim, işçinin çalışma şekline ve işin düzenlenmesine ve hesaplanan fazla çalışma miktarına göre taktir edilmelidir. Hakkın özünü ortadan kaldıracak oranda bir indirime gidilmemelidir(Yargıtay 9.HD. 21.03.2012 gün, 2009/48913 E, 2012/9400 K .)

Somut uyuşmazlıkta, davacı güvenlik görevlisi olarak haftanın 6 günü, günde 12 saat çalıştığını iddia etmiş, Mahkemece davacının haftalık 18 saat fazla mesai yaptığı ve buna göre 14/11/2008-19/08/2011 arasındaki çalışma dönemi için yapılan hesaplama kabul edilerek karar verilmiştir.

Bu dosya ile aynı gün Dairemiz incelemesinden geçen, aynı işeyerinde güvenlik görevlisi olarak çalışan işçiler tarafından açılan dava dosyalarında tanık olarak dinlenen ve kendisinin de açtığı dava bulunan ..., davalı işyerinde 01/05/2011 tarihinden sonra 8 saatlik çalışma sistemine geçildiğini beyan ettiğinden o dosyalarda hesaplama 01/05/2011 tarihine kadar yapılmış ve Dairemizce de uygun görülmüştür. Bu nedenle davacının fazla mesai ücreti hesabının 01/05/2011 tarihine kadar yapılması gerekirken, 19/08/2011 tarihine kadar yapılaması hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 23/03/2017 gününde oybirliği ile karar verildi.


Yargıtay 2. Ceza Dairesi
2016/11908 E.2017/3030 K.
Mahkeme: Çocuk Mahkemesi
Konu: 5271 sayılı CMK'nın 150/2. maddesi uyarınca, mahkemesince kendisini savunmak üzere avukat görevlendirilmesi nedeniyle zorunlu müdafii için ödenen avukatlık ücretinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olarak yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilmesi

ÖZET: Mala zarar verme suçundan doğrudan hükmolunan adli para cezasının miktar ve türüne göre; 14.04.2011 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 31.03.2011 tarih ve 6217 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'a eklenen geçici 2. maddesi gereğince doğrudan hükmolunan 3.000 TL dahil adli para cezasına mahkumiyet hükümlerinin temyizi mümkün olmadığından suça sürüklenen çocuk ve müdafiinin temyiz isteğinin 1412 sayılı CMUK’nın 317. maddesi gereğince istem gibi REDDİNE,

2-Suça sürüklenen çocuk hakkında işyeri dokunulmazlığını bozma suçundan kurulan hükme yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;

Suç tarihi itibari ile 15-18 yaş grubunda bulunan suça sürüklenen çocuğun gece vakti müştekiye ait işyerine kepenk bağlantı demirinin kesilmesi suretiyle açıp ,kapının alt camı da kırılmak suretiyle zarar vererek girdiğinin tespit edilmesi karşısında; işyeri dokunulmazlığını bozma eylemine uyan TCK'nın 116/2-4. maddesinde öngörülen cezanın türü ve üst sınırına göre, aynı Yasa'nın 66/1-e, 66/2 ve 67/4. maddeleri uyarınca belirlenen 5 yıl 4 aylık dava zamanaşımının 06.04.2009 günlü karar tarihinden itibaren inceleme tarihine kadar geçmiş bulunması,

Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuk ve müdafiinin temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA, bozma sebebi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, 5320 sayılı Yasa'nın 8/1. maddesi aracılığıyla 1412 sayılı CMUK'nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, suça sürüklenen çocuk hakkında açılan kamu davasının 5271 sayılı CMK'nın 223/8. maddesi uyarınca DÜŞÜRÜLMESİNE,

3-Suça sürüklenen çocuk hakkında hırsızlık suçundan kurulan hükme yönelik temyiz isteminin incelenmesinde;

Yapılan duruşmaya, toplanan delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun oluşan kanaat ve takdirine göre diğer itirazlar yerinde görülmemiştir.

KARAR: Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden mali olanaklardan yoksun olduğu anlaşılan suça sürüklenen çocuğa, 5271 sayılı CMK'nın 150/2. maddesi uyarınca, mahkemesince kendisini savunmak üzere avukat görevlendirilmesi nedeniyle zorunlu müdafii için ödenen avukatlık ücretinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/3-c maddesindeki düzenlemeye açıkça aykırı olarak yargılama gideri olarak yükletilmesine karar verilmesi,

Bozmayı gerektirmiş, suça sürüklenen çocuk ve müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 1412 sayılı CMUK'nın 321. maddesi gereğince BOZULMASINA, ancak bu aykırılığın aynı Kanun’un 322. maddesine göre düzeltilmesi mümkün olduğundan, hüküm fıkrasının yargılama giderleriyle ilgili bölümdeki "zorunlu müdafii gideri 320.00 TL" ibaresinin çıkartılmasına karar verilmek suretiyle diğer yönleri usul ve yasaya uygun olan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 15.03.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


Danıştay 13. Daire Başkanlığı
Esas No : 2017/439
Karar No : 2017/1617
Mahkeme : Ankara 7. İdare Mahkemesi
Konu: Sermaye Piyasası Kurulu'na idari para cezası uygulama yetkisi verildiğinden, bu tarihten itibaren geleceğe yönelik olarak idari para cezası uygulanma olanağı bulunması.

ÖZET: Ankara 7. İdare Mahkemesi'nin 21.10.2016 tarih ve E:2016/709, K:2016/3636 sayılı kararının; idari işleme konu eylemin suç olmaktan çıkarıldığı, suç olarak değil ancak idari kurallara aykırılık olarak nitelendirilebileceği, idari cezanın adli cezaya nazaran failin lehine olduğunun kabul edilemeyeceği, 4487 sayılı Yasa ile getirilen idari para cezalarının Kanun'un yürürlük maddesinde yayım tarihinde yürürlüğe gireceğinin öngörüldüğü, önceki tarihli dava konusu işleme konu eylemler için uygulanmasının mümkün olmadığı ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.

KARAR: Karar veren Danıştay Onüçüncü Dairesi'nce, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra, dosya tekemmül ettiğinden yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeksizin işin gereği görüşüldü:

Dava; Kurul onayı olmaksızın bağımsız denetim sözleşmesinin feshedilmesi ve mali tablolar ile denetim raporunun süresi içinde Kurul'a gönderilmemesi sebebiyle ... üyesi olan davacıya ... idari para cezası verilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmış, İdare Mahkemesi'nce; Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun 28.02.2013 tarih ve E:2008/728, K:2013/717 sayılı bozma kararına uyularak, aracı kurum olarak sermaye piyasası işlemleri yapan şirketlerce ve bunların yöneticilerince Sermaye Piyasası Kanunu'na aykırı davranışta bulunulduğunun yapılan inceleme sonucu tespit edilmesi üzerine Sermaye Piyasası Kurulu'nca Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunulduğu ve Cumhuriyet Başsavcılığınca ilgili mahkemede kamu davası açıldığı, ancak yargılama devam ederken Sermaye Piyasası Kanunu'nda değişiklik yapan 4487 sayılı Yasa'nın yürürlüğe girmesi sonucu mahkemelerce görevsizlik kararı verilerek, dosyaların karar verilmek üzere Sermaye Piyasası Kurulu Başkanlığı'na gönderildiği, öte yandan Yargıtay tarafından da temyiz incelemesi süren dava dosyalarında, yine 4487 sayılı Yasa'ya göre değerlendirilme yapılmak üzere yerel mahkeme kararlarının bozulduğu, bu durum gözetilerek Sermaye Piyasası Kurulu'nca, aracı kurum olan davacı şirkete dava konusu idari para cezasının verildiği, uyuşmazlığın 2499 sayılı Yasa'nın 47/B-5. maddesinin yürürlükte olduğu tarihte gerçekleşen davacı eylemlerine, anılan Yasa'ya 4487 sayılı Yasa ile eklenen 47/A maddesinin uygulanıp uygulanmayacağına ilişkin olduğu, olayda, 2499 sayılı Yasanın 47. maddesinin (B) bendinin yürürlükte olduğu tarihte gerçekleşen ve adli cezayı gerektiren eylemlerin karşılığının yasada yapılan değişiklikle idari ceza olarak öngörüldüğü, 2499 sayılı Yasanın 47. maddesinin (B) bendinin yürürlükte olduğu tarihte gerçekleşen ve iptali istenilen idari para cezasına esas alınan eylemlerin yasada değişikliğin yapıldığı 18.12.1999 tarihinden sonra da suç niteliği taşıdığında kuşku bulunmadığı, davacının, işlendiği tarih itibariyle suç niteliği taşıyan eylemlerine ağır para veya hapis cezası öngören yasal düzenlemenin 4487 sayılı yasayla yürürlükten kaldırılarak, eylemin suç olmaktan çıkarılmadığı, sadece bu suça karşılık verilecek cezanın niteliği ve bu cezayı verecek makamın belirlendiği, diğer yandan, hukukta genel olarak yasaların yürürlüğe girdiği tarihten sonra geleceğe yönelik olarak uygulanma alanı bulan metinler olduğu, dava konusu işleme neden olarak gösterilen davacı eylemlerinin, 4487 sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 18.12.1999 tarihinden önce işlenmiş olmakla birlikte, 4487 sayılı Yasa ile anılan eylemler nedeniyle davalı Sermaye Piyasası Kurulu'na idari para cezası uygulama yetkisi verildiğinden, bu tarihten itibaren geleceğe yönelik olarak idari para cezası uygulanma olanağı bulunduğu, davacının suç olan ve mevcut belgelerle sabit olan eylemi nedeniyle davaya konu kararın alındığı tarihte yürürlükte olan yasal düzenleme gereğince adına para cezası verilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın yukarıda özetlenen gerekçeyle reddi yolundaki temyize konu Ankara 7. İdare Mahkemesi'nin 21/10/2016 tarih ve E:2016/709, K:2016/3636 sayılı kararında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde sayılan bozma nedenlerinden hiçbirisi bulunmadığından, temyiz istemi yerinde görülmeyerek anılan Mahkeme kararının ONANMASINA; temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, posta giderleri avansından artan tutarın davacıya iadesine, kullanılmayan ...TL yürütmeyi durdurma harcının istemi hâlinde davacıya iadesine, dosyanın anılan Mahkeme'ye gönderilmesine, bu kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (on beş) gün içerisinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 24.05.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Genel Kurul
Başvuru Numarası: 2015/11798
Karar Tarihi: 25.07.2017
Konu: Başvurucunun taşınmaz satışına ilişkin tanık beyanları ve açığa imzanın kötüye kullanılması ile ilgili taleplerinin kabul edilmemesinin gerekçesinin derece mahkemesi kararlarında açıklanmaması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının unsurlarından olan gerekçeli karar hakkının ihlali olarak kabul edilmesi gerektiği.

OLAYLAR: Başvurucu olay tarihinde Antalya’da serbest avukatlık mesleğini icra etmektedir. Yanında çalışan ve şikâyet konusu davada birlikte yargılandığı A.D.'nin babası M.D.'nin vekili olarak lehtarı A.D., cirantası M.D., borçlusu M.G. (katılan), bedeli 150 bin avro olan emre yazılı senedi (bono) 5.3.2010 tarihinde Serik 1. İcra Dairesinde M.G. aleyhine icraya koymuştur. İcra takibine karşı M.G. tarafından menfi tespit davası açılmış, derdest olan davada tedbir kararı alınmıştır. M.G. 19.3.2010 tarihli dilekçe ile başvurucu ve bonoda ismi bulunan A.D. ve M.D. aleyhine Antalya Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği şikâyet dilekçesinde özetle kendisinden 1.450 bin avro alarak taşınmaz alım satım işleminde dolandıran damadı F.A. ve F.A.'nın yanındaki kişilere karşı yardımcı olması için emlakçı B.A. ile birlikte avukata (başvurucu) gittiğini ve vekâlet konusunda 150 bin avroya anlaştıklarını, başvurucunun kendisine 150 bin avro vekâlet ücreti ile isminin yazdığı ve matbu yazıların yer aldığı sözleşmeyi (Dava Vekâlet Ücret Sözleşmesi-Yetki Belgesi) imzalattığını, talep etmesine rağmen bu sözleşmeden örnek vermediklerini ve bunun dışında herhangi bir senet imzalamadığını ileri sürmekte; orada 30 bin TL tutarında para verdiğini, başvurucunun talebi üzerine çeşitli defalar farklı isimler adına 130 bin TL daha para gönderdiğini sonrasında telefonlarına cevap vermeyince avukatın işleri takip etmediği ve sürekli para istediği gerekçesiyle 22.2.2010 tarihinde azlettiğini belirtmektedir. Azilden sonra daha önce imzaladığı 150 bin avro bedelli sözleşme metninin alt kısmında bulunan imzanın üstünün bono gibi düzenlenerek hakkında icra takibi başlatıldığını, icra takibi başlatan kişi ve bonodaki alacaklı ile herhangi bir hukuki ilişkisinin olmadığını, bonoda alacaklı gözüken A.D.'yi başvurucunun yanında gördüğünü ve kendisine avukatın fedaisi (koruma) olarak tanıtıldığını beyan etmektedir

Başvurucu, 150 bin avro bedelle vekâletname düzenlendiğini ve M.G.'nin 30.bin TL peşin ücret ödediğini başka bir ücret sözleşmesi düzenlemediklerini vurgulamaktadır. M.G. adına takip ettiği davalarla ilgili ödeme yapılmaması ve M.G. tarafından azledilmesi nedeniyle vekâlet ücretinin tahsili amacıyla M.G. aleyhine Serik 1. İcra Dairesinde takip başlattığını, suçlamaların doğru olmadığını beyan etmektedir. Soruşturmayı yürüten Serik Cumhuriyet Savcılığı şüpheli, şikâyetçi ve tanık beyanlarını tespit etmiş; icra takip dosyasını, takibe konu bonoyu ve Asliye Hukuk Mahkemesindeki menfi tespit dava dosyası ile birlikte takibe konu edilen suça konu bono ile ilgili Adli Tıp Fizik İhtisas Dairesinin raporunu incelemiş ve başvurucu hakkında son soruşturma açılmasını talep etmiştir. Alanya 1. Ağır Ceza Mahkemesi 27.12.2011 tarihli kararı ile resmî belgede sahtecilik, nitelikli dolandırıcılık ve görevi kötüye kullanma suçlarından Manavgat 1. Ağır Ceza Mahkemesinde son soruşturma açılmasına karar vermiştir. Dosyadaki diğer sanıklar A.D. ve M.D., başvurucu savunmalarını teyit eden beyanlarda bulunmuşlardır. İlk Derece Mahkemesi 24.4.2013 tarihli kararı ile sanıkların resmî belgede sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılık suçlarından cezalandırılmalarına karar vermiştir. Kararın gerekçesinin ilgili bölümleri şöyledir:

Başvurucu; kararı temyiz etmiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bozma yönünde mütalaada bulunmuş ise de Yargıtay 15. Ceza Dairesi (Daire), 27.5.2015 tarihli kararı ile ilk derece mahkemesinin gerekçeleri ile uyumlu gerekçeleri tekrar ederek onama kararı vermiştir. Başvurucunun 4/12/2004 tarihli talebini de değerlendiren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Daire kararına itiraz etmiş, ilgili Daire 1.7.2015 tarihli kararı ile itiraz incelemesinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK) tarafından yapılması yönünde karar vermiştir. YCGK 4.10.2016 tarihli kararı ile Daire kararını benimseyerek oyçokluğu ile itirazın reddine karar vermiştir.

Başvuru tarihi itibarıyla başvurucu, Antalya Barosunun 30.4.2013 tarihli kararına istinaden meslekten yasaklanmış durumdadır.

Başvurucuların İddiaları

Başvurucu; yargılamada toplanan deliller ve delillere karşı ileri sürülen itiraz ve karşı delillerin adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte tartışılamadığını, yeterli ve makul gerekçe oluşturulmadığını, sadece katılan tarafın iddialarına değer verildiğini ve savunma delillerine itibar edilmeme nedeninin makul gerekçelerle açıklanmadığını, bu nedenlerle gerekçeli karar hakkı ile adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüş ve yeniden yargılama talebinde bulunmuştur.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:

İlk Derece Mahkemesi tarafından esasa ilişkin değerlendirmeler yapılırken suça konu bononun düzenlenme sebebi tartışılmış ve iki nedenle bononun keşidecinin iradesi dışında doldurulduğu kabul edilmiştir. İlk olarak A.D. ve M.D.'nin ekonomik ve sosyal durumunun 300 bin avro bedelli bir taşınmazı satın almaya yeterli olmadığı, ikinci olarak 150 avro peşinat ödenen tapu harici satış işleminde herhangi bir geçerliliği olmasa da “alım satım sözleşmesi” düzenlenmemesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı, dolayısıyla A.D. ile M.G. arasında taşınmaz alım satımına dair sözleşme olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Öte yandan İlk Derece Mahkemesi, başvurucunun çalışanı tarafından M.G.'ye fakslandığı ileri sürülen fotokopi belge ile suça konu bononun karşılaştırmasını yapan adli tıp raporundaki bulguların Mahkemece de kabul edildiğini fakat bir önceki değerlendirmelerle ulaşılan suçun sabit kabul edilmesi sonucuna bunun herhangi bir etkisinin olmadığını vurgulamaktadır.

Anayasa Mahkemesi, suça konu bonodaki imzanın M.G.ye ait olması, imza atılma sebebi olarak vekâlet sözleşmesi veya taşınmaz satışı sözleşmesi gibi farklı iddia ve savunmalar ileri sürülmesi karşısında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının tebliğname ve itiraznamesi ile YCGK kararının karşıoy görüşlerinde yer alan hususların gerekçeli kararda açıklıkla tartışılmasını başvuruya konu yargılama açısından esaslı bir unsur olarak değerlendirmektedir.

Anayasa Mahkemesi, başvurucuya isnat edilen eylemler, başvurucunun araştırılmasını ısrarla talep ettiği konular ve İlk Derece Mahkemesinin mahkûmiyet hükmünü kurduğu hususlar dikkate alındığında, başvurucunun taşınmaz satışına ilişkin tanık beyanları ve açığa imzanın kötüye kullanılması ile ilgili taleplerinin kabul edilmemesinin gerekçesinin derece mahkemesi kararlarında açıklanmaması nedeniyle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının unsurlarından olan gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.


BaroKart Blog'da bulunan Yüksek Mahkeme Kararları yargitay.gov.tr, danistay.gov.tr, anayasa.gov.tr resmi internet sitelerinden alınmıştır.

Nasıl TL Yüklenir?

BaroKart'ınıza TL Yükle sayfasından yükleme yapabilirsiniz.
TL yüklemek için tıklayınız.