BaroKart - BLOG
img

 

img img
HAFTANIN YÜKSEK MAHKEME KARARLARI

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi
2017/1015 E. 2018/359 K.
K.Tarihi 15.3.2018

Yargıtay 9. Ceza Dairesi
2016/92 E. 2016/799 K.
K.Tarihi 22.11.2016

Danıştay İdari Dava Daireleri
2011/771 E. 2014/126 K.
K.Tarihi 30.01.2014

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi
Başvuru Numarası:2014/4686
Karar Tarihi:01.02.2018

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi
2017/1015 E. 2018/359 K.
K. Tarihi: 15.3.2018
Mahkeme: Ticaret Mahkemesi
Konu : İflas davalarında istinaf süresi ana kuralın aksine özel kanun hükümleri saklı tutulduğundan İcra İflas Kanunu 164/2. maddesindeki kurala göre 10 gün olduğundan kararın davalıya 08.06.2017 tarihinde tebliğ edildiği istinaf dilekçesinin ise 22.06.2017'de kaydedilmiş olması sebebiyle hak düşürücü 10 günlük istinaf süresinin kaçırıldığından bahisle istinaf isteminin reddi gerekmiştir.

Özet: İflas davalarında istinaf süresi, HMK'nın 344/1. maddesinde öngörülen ana kuralın aksine, aynı maddenin 1. bendinin üçüncü cümlesi ile özel kanun hükümlerinin saklı tutulduğundan, İİK'nın 164/2. maddesindeki kurala göre 10 gündür. Somut davada, ilk derece mahkemesince ticaret mahkemesi sıfatıyla görülen davada davalı borçlunun iflasına karar verilmiş, bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvuru süresi kısa kararda ve gerekçeli kararda iki hafta gösterilmiştir. İlk derece mahkemesi kararı davalı-borçluya 08.06.2017 tarihinde usulen tebliğ edilmiş, (18.06.2017 pazar gününe denk geldiğinden) 19.12.2016 tarihinde, mesai saati bitiminde dolmuş, ancak istinaf dilekçesi 22.06.2017 tarihinde kaydedilmiş olmakla hakdüşürücü olan 10 günlük istinaf süresi kaçırılmıştır. On günlük istinaf süresi de HMK'nın 94/1. maddesi uyarınca kanun ile belirlenmiş kesin süre olup, hakimin istinaf süresini artırma ya da eksiltme yönünde takdir hakkı ve yetkisi yoktur. Bu itibarla davalı-borçlu vekilinin istinaf isteminin reddine karar verilmesi gerekmiştir.

Karar: Davacı vekili, müvekkili şirket hakkında yapılan icra takibinde borcun müvekkili şirketçe ödenmesi üzerine senet keşidecisi davalı şirketten alacağını tahsil etmek için belge alınarak rücuya dayalı başlatılan ilamsız icra takibinde borçlu şirkete ait mal varlığına rastlanılamaması üzerine takibin iflas yolu ile takibe dönüştürüldüğünü, davalı borçluya ödeme emri tebliğ edildiği halde borcun ödenmediğini ileri sürerek, takip dosyası borcunun ödenmesi için borçlu şirkete depo kararının tebliğine, davalı-borçlu şirketin iflasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davaya yanıt vermemiştir.

İlk derece mahkemesince yapılan yargılamada iddia, savunma ve toplanan tüm delillerin değerlendirilmesi sonucunda; davalı şirketin iflasa tabi kişilerden olduğu, İİK'nın 155. maddesi gereği açılan iflas davasında anılan Kanunu'n 166. maddesi gereği Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ve Basın İlan Kurumu aracılığı ile gerekli ilanların yaptırıldığı, davalı-borçluya iflas yolu ile yapılan takipte İİK'nın 158/2. maddesi gereği takip dosyasındaki asıl alacak, faiz ve icra masrafları toplamını yatırması için gerekli tebligatın usulüne uygun olarak yapılmasına rağmen davalı-borçlu tarafından ödeme yapılmadığı, kesinleşen icra takibinde borcun ödenmemiş olması sebebiyle davalının iflasına karar verme koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüyle davalı şirketin iflasına, iflasın 28.03.2017 günü saat 10.00 itibarıyla açılmasına karar verilmiştir.

İlk derece mahkemesi kararı davalı vekilince istinaf edilmiştir.

Davalı vekili, davacının davasına konu borca dair daha önce İlk Derece Mahkemesince yapılan celsede davacının davasından şartsız olarak feragat ettiğini, davacının aynı borca dair temlik yoluna başvurarak yeniden hak iddiasında bulunduğunu, davacının müvekkili şirketin müdürü oldukları iddiasıyla şirket yöneticileri hakkında şikayetçi olması üzerine İcra Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamada sanıklar hakkında beraat kararı verildiğini ileri sürerek açıklanan ve re'sen gözetilecek sebeplerle ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasını istemiştir.

Dava, İİK'nın 155. maddesine göre iflas yolu ile yapılan ilamsız icra takibinin kesinleşmesi sebebiyle iflas istemine ilişkindir.

HMK.nın 345.maddesinde ilamın usulen taraflara tebliğinden itibaren istinaf yoluna başvuru süresinin iki hafta olduğu belirtilmiş, ancak aynı maddede istinaf yoluna başvuru süresine dair özel kanun hükümlerini saklı tutulmuştur.

İİK'nın iflas davalarında "kanun yollarına başvurma" başlıklı 164/1.maddesinin 1 numaralı bendinde, ticaret mahkemesince verilen nihai kararların mahkemece re'sen taraflara tebliğ olunacağı, 2 numaralı bendinde ise, bu kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde istinaf yoluna başvurulabileceği belirtilmiştir. Şu halde iflas davalarında istinaf süresi, HMK'nın 344/1. maddesinde öngörülen ana kuralın aksine, aynı maddenin 1. bendinin üçüncü cümlesi ile özel kanun hükümlerinin saklı tutulduğundan, İİK'nın 164/2. maddesindeki kurala göre 10 gün olacaktır.

Diğer taraftan HMK'nun 92/1 maddesinde; " süreler, gün olarak belirlenmiş ise tebliğ veya tefhim edildiği gün hesaba katılmaz ve süre son günün tatil saatinde biter", aynı kanunun 90/1 maddesinde; "süreler, kanunda belirtilir veya hakim tarafından tespit edilir. Kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, hakim kanundaki süreleri artıramaz veya eksiltemez" düzenlemesi yer almaktadır.

Aynı Kanun'un 94/1 maddesinde ise, kanunun belirlediği sürelerin ( cevap süresi, istinaf süresi ve temyiz süresi gibi) kesin olduğu belirtilmiştir.

HMK. 343/3.maddesi yollaması ile uygulanması gereken 118/1.maddesi uyarınca istinaf tarihi istinaf dilekçesinin kaydedildiği tarihtir.

Somut davada, ilk derece mahkemesince ticaret mahkemesi sıfatıyla görülen davada davalı borçlunun iflasına karar verilmiş, bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvuru süresi kısa kararda ve gerekçeli kararda iki hafta gösterilmiştir. İlk derece mahkemesi kararı davalı-borçluya 08.06.2017 tarihinde usulen tebliğ edilmiş, (18.06.2017 pazar gününe denk geldiğinden) 19.12.2016 tarihinde, mesai saati bitiminde dolmuş, ancak istinaf dilekçesi 22.06.2017 tarihinde kaydedilmiş olmakla hakdüşürücü olan 10 günlük istinaf süresi kaçırılmıştır. On günlük istinaf süresi de HMK'nın 94/1. maddesi uyarınca kanun ile belirlenmiş kesin süre olup, hakimin istinaf süresini artırma ya da eksiltme yönünde takdir hakkı ve yetkisi yoktur.

HMK. 346 1.m. uyarınca istinaf dilekçesi, kanuni süre geçtikten sonra verilir veya kesin olan bir karara dair olursa, kararı veren mahkeme istinaf dilekçesinin reddine karar verir ise de aynı Kanun'un 352. maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi'nin de bu yetkisi mevcuttur. Bu itibarla davalı-borçlu vekilinin istinaf isteminin reddine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Gerekçesi yukarda izah edildiği üzere:

1-)Davalı-borçlu vekilinin istinaf isteminin, İİK'nın 164/2. maddesinde 10 gün olarak belirlenen istinaf başvuru süresi dolduktan sonra yapıldığı anlaşıldığından, istinaf isteminin HMK'nın 352. maddesi gereği REDDİNE,
2-)Kararın istinaf yoluna başvuran davalı vekiline tebliğine,
3-)Başlangıçta peşin alınan istinaf karar harcının istenmesi halinde davalı-borçluya iadesine,
4-)İstinaf yargılaması sırasında duruşma açılmadığından karşı taraf yararına vekalet ücreti takdirine yer olmadığına,
5-)İstinaf giderlerinin başvuran üzerinde bırakılmasına, varsa kullanılmayan gider avansının istenmesi halinde iadesine,

Dair, dosya üzerinde yapılan ön inceleme sonunda İİK'nın 164/2. maddesi gereği kararın tebliğinden itibaren 10 gün içinde Yargıtay nezdinde temyiz yolu açık olmak üzere karar verildi.


Yargıtay 9. Ceza Dairesi
2016/92 E. 2016/799 K.
K. Tarihi: 22.11.2016
Mahkeme: İcra Ceza Mahkemesi
Konu: Karşılıksız çek düzenleme nedeniyle gerçekleşen şikayette, şikayet tarihi itibari ile icra mahkemelerinin görevli olmadığından bahisle görev yönünden verilen ret kararı verilmesi.

Özet: Karşılıksız olduğu tespit edilen çekle ilgili icra mahkemesine şikayette bulunulması üzerine, suç ve şikayet tarihlerinde yürürlükte bulunan 6728 sayılı kanunun 63. maddesi ile değişik 5941 sayılı 5. maddesi uyarınca yargılama yapılarak davanın sonuçlandırılması gerekirken, şikayet tarihi itibariyle icra mahkemelerinin görevli olmadığından bahisle, evrak üzerinden şikayet dilekçesinin reddine karar verilerek CMK'nın 223 ve 230. maddelerine aykırı davranılması bozman nedenidir.

Karar: İcra Ceza Mahkemesince verilen hükme karşı müşteki vekili tarafından 01/11/2016 tarihinde istinaf kanun yoluna başvurulmakla, dosya incelenip görüşüldü; Şikayetçi vekilinin sanıkların temsilcisi olduğu şirkete ait 06.09.2016 tarihli 25.000,00 TL bedelli çekin ibrazı tarihinde bankada karşılığının bulundurulmaması üzerine karşılıksız çek keşide etme suçundan sanıklar hakkında 17/10/2016 tarihli şikayeti üzerine 6728 sayılı kanununun 62. maddesi ile değişik 5941 sayılı kanunun 3 maddesinin 6. fıkrasının aynı kanunun 76 maddesi ile yürürlüğünün 31/1272017 tarihi olduğu gerekçesiyle müşteki vekilinin şikayet dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmişse de; Yatırım Ortamının İyileştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 09/08/2016 gün ve 29796 sayılı Kesini Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6728 sayılı kanunun 63. maddesi ile değişik 5941 sayılı Kanunun "Ceza sorumluluğu, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı" başlıklı 5/1 madde fıkrasında; "Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak "karşılıksızdır" işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak bin beş yüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adli para cezası; çek bedelinin karşılıksız kalan miktarı, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticari işlerde temerrüt faizi oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile takip ve yargılama gideri toplamından az olamaz. Mahkeme ayrıca, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına; bu yasağın bulunması hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının devamına hükmeder. Yargılama sırasında da resen mahkeme tarafından koruma tedbiri olarak çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına karar verilir. Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı, çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişi, bu tüzel kişi adına çek keşide edenler ve karşılıksız çekin bir sermaye şirketi adına düzenlenmesi durumunda ayrıca yönetim organı ile ticaret siciline tescil edilen şirket yetkilileri hakkında uygulanır. Koruma tedbiri olarak verilen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararlarına karşı yapılan itirazlar bakımından 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 353 üncü maddesinin birinci fıkrası hükmü uygulanır. Bu suçtan dolayı açılan davalar icra mahkemesinde görülür ve icra ve iflas Kanununun 347, 349. 350, 351, 352 ve 353 üncü maddelerinde düzenlenen yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır. Bu davalar çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği veya çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer ya da hesap sahibinin yahut şikayetçinin yerleşim yeri mahkemesinde görülür." hükmü öngörülmüştür. 31.12.2017 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6728 sayılı Kanun'un 62. maddesi ile "Cumhuriyet Başsavcılığına talepte" ibaresi "icra mahkemesine şikayette" şeklinde yapılan değişiklikten önceki 5941 sayılı Çek Kanununun 3/6 madde fıkrasında düzenlenen; "Muhatap bankanın üçüncü fıkraya göre ödemekle yükümlü olduğu tutar dahil kısmi ödeme hâlinde, çekin ön ve arka yüzünün onaylı fotokopisi ücretsiz olarak hamile verilir, çek hamili, bu fotokopiyle müracaat borçlularına veya kambiyo senetleri hakkındaki takip usullerine başvurabileceği gibi, Cumhuriyet Başsavcılığına taleple bulunurken dilekçesine bu fotokopiyi ekleyebilir ve bunu icra daireleri ile mahkemelerde ispat aracı olarak kullanabilir. Mahkeme veya icra dairesinin istemi hâlinde çekin aslı bu mercilere gönderilir." hükmü, kanun maddesinin önceki fıkraları da dikkate alındığında çekle ilgili karşılıksız işlemi yapılmasıyla ilgili olup, karşılıksız olduğu tespit edilen çekle ilgili icra mahkemesine şikayette bulunulması üzerine, suç ve şikayet tarihlerinde yürürlükte bulunan 6728 sayılı kanunun 63. maddesi ile değişik 5941 sayılı 5. maddesi uyarınca yargılama yapılarak davanın sonuçlandırılması gerekirken, şikayet tarihi itibariyle icra mahkemelerinin görevli olmadığından bahisle, evrak üzerinden şikayet dilekçesinin reddine karar verilerek CMK'nın 223 ve 230. maddelerine aykırı davranılması,Hukuka aykırı, şikayetçi vekilinin istinaf istemi bu nedenlerle yerinde görüldüğünden hükmün 5271 sayılı CMK 280/1-b ve 289. maddeleri uyarınca bozulmasına Dosyanın ilk derece mahkemesine gönderilmesine, 22/11/2016 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi.


Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu
2011/771 E. 2014/126 K.
K. Tarihi: 30.01.2014
Mahkeme: Ankara 15. İdare Mahkemesi
KONU: Avukatlık Stajı Döneminde Staj Yapılan Avukatın Yanında Sigortalı Çalışmanın Avukatlık Stajına Engel Olacağı.

Özet: Dava, davacının baro levhasına yazılması talebinin reddine ilişkin baro Yönetim Kurulu kararının kaldırılmasına ilişkin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu`nun kararı ile bu kararın onaylanmasına ilişkin Adalet Bakanlığı`nın kararının iptali istemiyle açılmıştır. İlgilinin Baro levhasına yazılması isteminin reddine ilişkin Baro Yönetim Kurulu kararının kaldırılması yönündeki Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu kararında ve bu kararın onaylanmasına ilişkin Adalet Bakanlığı işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı, aksi yöndeki değerlendirmeyle davayı reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de, İdare Mahkemesi, bozma kararına uymayarak davanın reddi yolundaki ilk kararında ısrar etmiştir. Davacı, İdare Mahkemesinin kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir. Dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin reddi ile hükmün onanması gerekmiştir. Dava; davacının baro levhasına yazılması talebinin reddine ilişkin Baro Yönetim Kurulu kararının kaldırılmasına ilişkin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu`nun kararı ile bu kararın onaylanmasına ilişkin Adalet Bakanlığı`nın kararının iptali istemiyle açılmıştır. İdare Mahkemesince, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu`nun Avukatlığa Kabulde Engeller başlıklı 5. maddesinin (d) bendinde Avukatlık mesleği ile birleşemiyen bir işle uğraşmanın avukatlık mesleğine kabulde engel olacağının düzenlendiği, Avukatlıkla Birleşemiyen İşler başlıklı 11. maddesinde, aylık, ücret, gündelik veya kesenek gibi ödemeler karşılığında görülen hiç bir hizmet ve görevin, sigorta prodüktörlüğü, facirlik ve esnaflık veya mesleğin onuru ile bağdaşması mümkün olmayan her türlü işin avukatlıkla birleşemeyeceği, Avukatlıkla Birleşebilen İşler başlıklı 12 maddesinin (c) bendinde, özel hukuk tüzel kişilerinin hukuk müşavirliği ve sürekli avukatlığı ile bir avukat yazıhanesinde ücret karşılığında avukatlığın 11. madde hükmünün dışında olduğu, Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliği`nin 13. maddesinde ise, stajın Baronun, Cumhuriyet Savcısının ve hakimin yapılacağı, stajyerin, staj eğitim programını aksatmadan; duruşmalarda, keşiflerde, soruşturmalarda, kararın görüşülmesinde ve yazılmasında hazır bulunacağı, kendisine verilen dosya ve kararları inceleyeceği ve rapor hazırlayacağı, stajyerlerin kendilerine verilen işlerden sorumlu olacağı, adliyede yapılan staj döneminin, mahkeme ve adalet dairelerinde stajyerlere ayrılmış bir staj defteri ile devam çizelgesinin bulunacağı, staj devam çizelgesinin stajyer tarafından her gün imzalanacağı, staj eğitim çalışmaları veya Baroca düzenlenen konferans, panel, sempozyum gibi etkinlikler nedeniyle staj devam çizelgesine imza atamayan stajyerin, özrünü belgelemek koşuluyla imza yükümlülüğünden kurtulacağı, staj sonunda devam çizelgesinin Cumhuriyet Savcısı veya Hakim tarafından devam yönünden onaylanacağı, stajın kesintisiz olarak yapılacağı, adliyede yapılan staj dönemi için, bu Yönetmeliğin 12. maddesinde belirtilen sürelerin her birinin bitiminde; stajyerin varsa devam etmediği günleri, stajyere verilen görevleri ve stajyerin genel olarak ilgi ve başarı derecesi ile meslek ilke ve kurallarına yatkınlığını belirten iki nüsha raporun düzenleneceği, birinin Adalet Komisyonuna diğerinin Barosuna gönderileceği, Mahkemelerde yapılan staj sırasında staj kurulu, yoksa yönetim kurulunun stajı denetleyip gözeteceğinin belirtildiği; olayda, Davacının yerel baroya bağlı olarak avukatlık stajını yaptığı, baro Yönetim Kurulu`nun yazısı ile ilgilinin avukatlık stajını yaptığı dönemde stajıyla çelişecek şekilde sigortalı olarak çalıştığının anlaşıldığından bahisle talebinin reddedildiği, ilgilinin itirazının ise Türkiye Barolar Birliği tarafından kabul edildiği ve bu kararın Adalet Bakanlığınca onaylanması üzerine bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; bu durumda, her ne kadar davacı tarafından müdahilin avukat yanındaki stajının tamamını kapsayan dönemde Sosyal Sigortalar Kurumu bünyesinde yanında çalıştığı avukat tarafından sigortalı yapılmasının stajın amacı ile bağdaşmayacağı ileri sürülmekte ise de, adı geçenin stajı süresince, sigortalı olması nedeniyle stajını aksattığı yönünde herhangi bir iddia, bilgi veya tespitin bulunmadığı, ilgilinin avukatlık stajı sırasında yanında staj yaptığı avukat tarafından sigortalılık kaydının yaptırılmasının avukatlık stajı ile bağdaşmayan bir yönünün bulunmadığı ve stajın geçersiz sayılmasını gerektiren bir unsur olarak nitelendirilemeyeceği anlaşıldığından, dava konusu işlemde hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Anılan karar, Danıştay kararıyla; bir avukatın baro levhasına yazılabilmesi için, avukatlık stajını usulüne uygun şekilde tamamlaması, Avukatlık Kanunu`nda belirtilen avukatlığa kabule engel bir halinin bulunmaması ve avukatlık mesleği ile birleşemeyen bir işle uğraşmamasının gerektiği, bununla birlikte, davacının avukatlık stajını yaptığı dönemde sigortalı olarak çalıştığının Sosyal Güvenlik Kurumu Sosyal Güvenlik Müdürlüğü`nün yazısından anlaşıldığı, staj döneminde sigortalı olarak bir ücret karşılığında çalışmanın avukatlığa engel olması nedeniyle, ilgilinin avukatlık stajını yeniden ve kesintisiz olarak yapmasının gerektiği; bu durumda, ilgilinin Baro levhasına yazılması isteminin reddine ilişkin Baro Yönetim Kurulu kararının kaldırılması yönündeki Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu kararında ve bu kararın onaylanmasına ilişkin Adalet Bakanlığı işleminde hukuka uyarlık bulunmadığı, aksi yöndeki değerlendirmeyle davayı reddeden İdare Mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmadığı gerekçesiyle bozulmuş ise de, İdare Mahkemesi, bozma kararına uymayarak davanın reddi yolundaki ilk kararında ısrar etmiştir. Davacı, İdare Mahkemesinin kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir. Temyiz edilen kararla ilgili dosyanın incelenmesinden;İdare Mahkemesince verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenlerinin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı anlaşıldığından, davacının temyiz isteminin reddine, İdare Mahkemesinin ısrar kararının onanmasına 30/01/2014 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.


Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi
Başvuru No:2014/4686
Karar Tarihi: 01.02.2018
Mahkeme: İdare Mahkemesi
Konu: Kanalizasyon sularının arıtım yapılmaksızın akarsuya dökülmesi nedeniyle özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlali

Özet: Somut olayda akarsuyun köyün yakınından geçmesi sebebiyle bir müdahalenin bulunduğu, ancak zarar riskiyle ilgili bir somutlaşmanın olmadığı değerlendirilmektedir. İhlal sonucuna ulaşılabilmesi için maddî zarar şartı aranmamakla birlikte, zarar riskinin somutlaşması, bunun kanıtlarıyla ortaya konulması ve açıkça anlaşılması gerekmektedir.

Karar: Başvurucular, oluşan su kirliliği nedeniyle uğradığı zararlarının tazmini ve idari yargı kararının uygulanması talebiyle Belediyeye başvurmuştur. Talebi zımnen reddedilen başvurucu, bunun üzerine Belediye aleyhine İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır. Başvurucu maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Mahkeme davanın reddine karar vermiştir. Karar gerekçesinde, maddi tazminat istemi yönünden yapılan değerlendirmede arıtma tesisine ilişkin iş termin planını Belediyenin kanuni süresi içinde sunduğuna ve arıtma tesisine ilişkin çalışmaların devam ettiğine dikkat çekilmiştir. Mahkeme, bunun yanında kanun koyucu tarafından arıtma tesisinin yapılması için kanunda öngörülen on yıllık sürenin henüz dolmadığını vurgulamıştır. Mahkeme ayrıca, başvurucunun olay nedeniyle somut bir zararının bulunduğunu ispatlayamadığını belirtmiştir. Mahkemeye göre olayda deşarj edilen atık sudan kaynaklı tazmin sorumluluğunu doğuracak bir hizmet kusurunun varlığından söz edilemez. Mahkeme ayrıca, idareye verilen süre dikkate alındığında yargı kararının idarece uygulanmadığından da bahsedilemeyeceğini belirtmiştir. Manevi tazminat istemi yönünden ise aynı hususlar yinelenmiş ve tazmini gereken manevi zararın bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Temyiz edilen kararlar, Danıştay ilamıyla da onanmıştır. Başvurucunun karar düzeltme istemleri de aynı Dairenin ilamıyla reddedilmiştir.

Belediye tarafından herhangi bir arıtım yapılmaksızın kanalizasyonun akarsuya dökülmesinin su kirliliğine yol açtığı ve bunun önlenmesi için bazı tedbirlerin alınması gerektiği hususu yapılan yargılama neticesinde derece mahkemelerince tespit edilmiştir. Ayrıca aynı tespite Valilik tarafından yapılan denetimler neticesinde de yer verildiği görülmektedir. Dolayısıyla gerek idare gerekse yargılama makamları somut olay bağlamında başvurucuların yaşadıkları yerin yakınında bulunan akarsuda kirliliğe yol açıldığını belirlemişlerdir.

Somut olayda Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı çerçevesinde kişilerin sağlığını olumsuz olarak etkileme tehlikesi oluşturacak şekilde kanalizasyon suyunun arıtılmadan akarsuya salınmaması yükümlülüğünün bulunduğu açıktır. Bunun nasıl yapılacağı ve bu kapsamda hangi tedbirlerin alınacağı hususu kamu otoritelerinin takdirinde olmakla birlikte hakkın ihlaline yol açılmaması için söz konusu tedbirlerin süratle, makul ve uygun bir yöntemle uygulanması da zorunludur.

Bu bağlamda 2872 sayılı Kanun'a 5491 sayılı Kanun ile eklenen geçici 4. madde ile belediyelere kanalizasyon arıtım tesisi yapılması ödevi yüklenmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da 23/6/2006 tarihli Genelge ile nüfusu 2.000 ile 10.000 arasında bulunan belediyelerin iş termin planlarını 13/5/2007 tarihine kadar valiliklere sunmaları ve on yıl içinde de tesisi işletmeye almaları gerektiğini öngörmüştür. Ayrıca Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği'nin 43. maddesinde de idarenin toplanan atıksuları bu Yönetmelik'te belirtilen esaslar çerçevesinde bertaraf etmek ile yükümlü olduğu belirtilmiş, yükümlülüklerini yerine getirmeyen belediyeler yönünden bazı yaptırımlar düzenlenmiştir. Belirtilen kanuni ve idari düzenlemelere yol açan ihtiyaçlar ile bu düzenlemelerin gerekçe ve amaçları dikkate alındığında kanalizasyon arıtımının yapılmamasının somut olaya özgü bir sorun olmadığını, ülke çapında yaygın bir yapısal çevre sorunu teşkil ettiğini göstermektedir.

Anayasa Mahkemesi, ülke çapında su kirliliğinin önlenmesi için kamu makamlarının devletin pozitif yükümlülükleri çerçevesinde gerekli tedbirleri almaya başladığını tespit etmektedir. Nitekim kanun koyucu tarafından konu ile ilgili bir kanuni düzenleme yapılmış, idare de bu düzenleme çerçevesinde uygulamaya başlamıştır. Başvuruya konu olay bakımından da Belediyenin kanuni süresi içinde arıtma tesisine ilişkin iş termin planını Valiliğe sunduğu görülmektedir.

Ayrıca başvuruya konu olayda olduğu gibi çevresel kirliliğin önlenmesi için yapılması gerekli görülen arıtma tesisinin belirli bir maliyet gerektirdiği ve ancak belirli bir planlama çerçevesinde yapılabileceği ortadadır. Nitekim ilgili kanuni düzenlemede nispeten daha küçük belediyelerin mali imkânlarının sınırlı olduğu gerekçesiyle arıtma tesislerinin işletmeye alınma süreleri yerleşim yerlerinin nüfus durumları esas alınarak belirlenmiştir. Bu kapsamda örneğin nüfusu 100.000'den fazla olan belediyelerde üç yıl, nüfusu 2.000 ile 10.000 arasında olan belediyelerde ise on yıl olarak belirlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu alanda alınacak tedbirlerin ve yapılacak işlemlerin tesisi bakımından kamu makamlarının geniş bir takdir yetkisi olduğunu kabul etmektedir.

Kanalizasyon suyu arıtımı ile ilgili alınan bu kanuni ve idari tedbirlerin sorunun çözümü için uygulanmaya başlanması, belirtilen yapısal çevre sorununun çözümü bakımından büyük önem taşımaktadır. Somut olay açısından da tespit edilen su kirliliğinin önlenmesi için önemli bir adımın atıldığı ve öngörüldüğü gibi arıtım tesisinin yapılması durumunda başvurucuların özel ve aile hayatları ile konutlarına etkileri olan önemli bir çevre sorununun çözüme kavuşturulacağı kuşkusuzdur.

Ancak geleceğe dönük olarak bazı tedbirlerin uygulanacak olması somut başvuruda mevcut durum itibarıyla başvurucuların mağdur sıfatlarını ortadan kaldırmamaktadır. Başvurucuların mağdur sıfatlarının ortadan kalkabilmesi için hakkın ihlaline yol açan sebeplerin ortadan kaldırılması ve başvurucuların bu sebeple uğradıkları manevi zararların ise hakkın ihlalinde geçen süre göz önüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir.

Yukarıda da değinildiği üzere somut olayda başvurucuların şikâyet ettikleri kanalizasyon suyunun arıtım yapılmaksızın akarsuya dökülmesinin kamusal bir tasarruf sonucu gerçekleştiği ve bu durumun ise başvurucuların özel ve aile hayatına saygı haklarının ihlaline yol açan bir müdahale teşkil ettiği açıktır. Olayda Valilik tarafından, 2006 yılında söz konusu çevre kirliliğine yol açıldığı tespit edilmiş ve Belediye tarafından kirliliği önleyebilecek atık su arıtma tesisi için hazırlanan iş termin planında öngörülen tarih ise 11/10/2012 olarak belirlenmiştir. Bunun yanında kanun koyucu tarafından 2872 sayılı Kanun'da 2006 yılında yapılan düzenleme ile Bakanlığın aynı yıl duyurulan genelgesinde atık su arıtma tesisi yapılması için on yıllık süre de dolmuştur. Ancak 2014 yılında sonuçlanan tam yargı davasında derece mahkemelerince şikâyet edilen çevre kirliliğinin önlenmesini sağlayacak arıtma tesisinin yapılmadığı tespit edilmiş olup idarece 2017 yılında düzenlenen "Çevre Durum Raporu"na göre aradan geçen süreye rağmen bu tesisin faaliyete geçirilmediği anlaşılmaktadır .

Diğer taraftan olayda derece mahkemelerince başvurucuların müdahale nedeniyle güncel bir maddi zararlarının bulunduğunun kanıtlanamadığı belirtilmekle birlikte başvurucuların manevi tazminat talepleri de reddedilmiştir. Bu kararların gerekçelerinin ise esas itibarıyla ileride tamamlanacak bir arıtma tesisinin inşasına girişildiği olgusuna dayandığı anlaşılmaktadır. Hâlbuki başvurucuların özel ve aile hayatlarına saygı haklarının ihlaline yol açılması nedeniyle oluşan manevi zararlarının giderilmesi başvurucuların anayasal haklarının ihlali nedeniyle katlandıkları külfetin azalmasını sağlayacağı gibi benzeri yeni ihlallerin önüne geçilebilmesi yönünden caydırıcı bir etki oluşturması bakımından da önem taşımaktadır. Dolayısıyla tam yargı davası süreci devam ederken iş termin planında öngörülen sürenin dolduğu ve şikâyet edilen çevresel rahatsızlığın giderilmemiş olduğu dikkate alındığında salt arıtma tesisinin ileride yapılacak olması, anayasal hakları ihlal edildiği tespit edilen başvurucuların meydana gelmiş ve devam eden manevi zararlarının giderilmesi bakımından yeterli görülemez. Buna göre olayda çevresel rahatsızlığa kamu makamlarının yol açtığı gözetildiğinde başvurucuların anayasal haklarına yapılan müdahale neticesinde oluşan manevi zararlarının karşılanmasına neden gerek olmadığını makul bir şekilde izah etmeyen derece mahkemelerinin kararlarının ilgili ve yeterli olduğu kabul edilemez.

Bu tespitler ışığında başvurucuların özel ve aile hayatına saygı hakkı bağlamında kamu makamlarının üzerine düşen pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

30/03/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

"(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir.

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir."

Başvurucuların miras bırakanı başvuru formunda miktar belirtmeksizin maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Somut başvuruda, başvurucuların başvuruları yönünden Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel ve aile hayatlarına saygı haklarının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Başvurucuların özel ve aile hayatlarına saygı haklarının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunduğundan kararın bir örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İdare Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

Manevi zararlar yönünden yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın yetkili yargı merciine gönderilmesine karar verilmesinin ihlal iddiası açısından yeterli bir tazmin oluşturduğu anlaşıldığından başvurucuların tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

HÜKÜM: Açıklanan gerekçelerle başvurucuların başvurularının kabul edilebilir olduğuna, Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine, kararın bir örneğinin başvurucuların özel ve aile hayatına saygı haklarının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İdare Mahkemesine ve Adalet Bakanlığına gönderilmesine 01/02/2018 tarihinde karar verildi.


BaroKart Blog'da bulunan Yüksek Mahkeme Kararları yargitay.gov.tr, danistay.gov.tr, anayasa.gov.tr resmi internet sitelerinden alınmıştır.

Nasıl TL Yüklenir?

BaroKart'ınıza TL Yükle sayfasından yükleme yapabilirsiniz.
TL yüklemek için tıklayınız.